Thursday, July 17, 2008

TANRILARIN TAHTINA YOLCULUK -NEPAL MAYIS 2008


Sevgili Macera Severler,
Sizlere, 2008 yılı Mayıs ayında Nepal'de gerçekleştireceğimiz trekking ve dağ etkinlikleri ile ilgili iki güzel haber iletmek istiyoruz. Hem "Everest Base Camp Trek" hem de "Island Peak Zirve" programlarını peş peşe gerçekleştiriyoruz.
İkinci haber, bu iki geziye Tunç Fındık'ın katılacağı da kesinleşti. Everest'in zirvesine iki kez çıkan, 500'ün üstünde dağa tırmanmış, efsanevi bir dağcının bizlerle birlikte olması bu geziyi daha da özel kılacak. Gerçek bir Himalaya fatihi ile bu görkemli dağların arasında geçen bir geziye katılmak bir ayrıcalık halini aldı. Island Peak programına katılanlar da böylece Tunç ile zirveye giden yolları birlikte katedecekler. EXPLORER


Dagcilarin hac yeri, dunyanin dami Himalayalara duzenlenen bu tura ilk defa hem Ertugrul Melikoglu’nun hem de Everest’e iki defa cikmis yasayan efsane Tunc Findik ile Mustafa Kalayci’nin rehberlikleri esliginde ve mayis ayinda yani Everest’e cikis sezonunda olmasi itibariyla fazlasiyla yogun ilgi vardi. Dogal olarak bu tur haberini ben de goz ardi edemedim. 2 haftalik ana kampa mi gideyim, adini ilk defa duydugum zirveli 3 haftalik tura mi katilayim diye papatya fali tutarken son anda grubun motivasyonu ile zirveli programa yazildim. 2 mayista Bahreyn gecelemeli ucusun ardindan 3 mayista Katmandu havaalaninda bizi Ertugrul, Tunc ve Ahmet agabey karsilayarak 29 kisi ile Everest Ana Kamp turuna gelen en kalabalik Turk grubu unvanini ele gecirdik.

Istanbul’da bulusup Gulf Air’in Bahreyn konaklamali ucuslarinin ardindan Katmandu’ya indik. En yuksek butceli, en siradisi mimari ve en yuksek gokdelen konusunda yaris halinde ama havaalani dokuluyor olan yapay sehir Bahreyn’den sonra Katmandu cok daha samimi geldi bana. Iner inmez yerel rehberlerimiz boynumuza cicekten kolyeler takarak bizi sicak bir sekilde karsiladilar. Aksam saatlerinde iki minibus halinde Ahmet agabeyin ön bilgilendirmesi –kendisi bir haftadir buralarda vakit gecirmekten bunalmis - ve merakli gozlerle etrafi idrak etmeye calisarak otelimize vasil olduk.


Nepal, kuzeyde Cin, guneyde de Hindistan’in arasında kalan 147.000 km alana sahip bir guney Asya ulkesidir. Kuzeyinde Himalayalar, guneyinde de ormanlık Terrai bolgesi ile cevrelenmistir. Yaklasik olarak 29 Milyon nufusa sahip olan Nepal’de halkin buyuk bolumu tarimla ugrasmaktadir. Ulke halkının %80 i (Hindu)'dur. Nepal kendini dunyanın tek hindu kralligi olarak tanıtır.

(Ancak biz Himalayalarda arz-i endam ederken yonetimde pek soz sahibi olamayan kral, Mao yanlisi grubun baskisina dayanamayarak ulkeden kacmak zorunda kalmis; Maocular yonetimi ele gecirmislerdir.) Nepal’de çok sayıda etnik grup bulunmakta ve çok sayıda dil konusulmaktadır. Devletin resmi dili Nepalcedir. Başkenti Katmandu olup, 1,5 milyon nufusu ile en gelismis ve buyuk sehri de burasıdır. Kisi basına dusen milli geliri 240 dolar olan Nepal, dunyanın en fakir ulkeleri arasında gosterilmektedir. (Kaynak: Wikipedia)
Havaalanindan turistik Thamel bolgesinde yer alan otelimize giderken karanlikta gorebildigim kadariyla Katmandu, hem bisiklet, motosiklet, otomobil, hem de insan trafiginin seyrettigi dar ve tozlu sokaklariyla kalabalik bir Asya sehriydi. Otelimiz, buranin en iyileri arasinda sayilabilecek cinstendi ancak elektrik surekli kesilip kisitli jenerator imkanlari olcusunde kullanildigindan ortam genelde lostu. Ulkede enerji uretimi konusunda ciddi darbogaz yasandigi besbelliydi. Oyle ki, Katmandu’da gerek sehirde gerekse dagda nereye gitsek elektrik ve temiz su yoklugu ile karsi karsiya kaliyorduk.

Otele yerlesip lobide Ertugrul’un genel bilgilendirme brifingini aldiktan sonra aksam yemegi icin daha sonra sabah kahvaltilarina da gitmeyi bir gelenek haline getirecegimiz the Northfield Restaurant’a gittik. Burasi otelimize yaklasik 100 mt uzaklikta, bizdeki nostaljik cay bahcelerini andiran bir acik hava lokantasiydi ve U seklindeki buyuk masa bizim icin hazirlanmisti bile. Turk rehberlerimizle birlikte toplam 29 kisiydik ancak grupta Island Peak ekibi disinda kimseyi tanimiyordum. Ilk defa boylesi bir ekspedisyona bu kadar kalabalik bir ekiple gidiyordum. Katilim muazzamdi; Ankara, Istanbul, Izmir, Adana, Bursa, Mersin, Fethiye gibi Turkiye’nin dort bir yanindan gelen 25-55 yas arasi doga ve macerasever bir aradaydik.
Bol baharatli ve buyuk porsiyonlu lezzetli aksam yemegimizi, restoranin mutevazi sahnesinde sergilenen geleneksel muzikli dans esliginde ve oldukca gec bir saatte yedik. Renkli isiklari ve yuksek volumlu canli muzigi pencerelerinden disari tasan los rock barlari, sagda solda cocuk denecek yasta genclerin yerlerde uzandigi karanlik sokaklarindan gecerek otelimize donduk. Ve ertesi gun otelde birakacagimiz, yuruyuste yanimiza alacagimiz ve tasiyicilara verecegimiz cantalarimizi hazirlayip sabah 4 gibi uyanmak uzere uykuya daldik.

3.gun (04.05.2008)
Sabah 4.00’te uyandik; cunku saat 7.00 gibi Lukla’ya giden ucaga yetismek durumundaydik. Ihtimal, onceki aksam yemeginden kalan sebze ve etten mamul sicak yemeklerden olusan kahvaltiya pek itibar etmeden minibuslerle havaalanina transfer olduk. Oldukca kalabalik havaalaninda bir hengame icinde organize olarak ellerimize tutusturulan halk otobusu biletlerini andiran yesil / pembe ucus kartlarimizla haremlik – selamlik guvenlik kapilarindan gectik ve ayni hengame icinde pirpir tabir ettigimiz ucaklara biniverdik.

Meger biletlerdeki renk farki erkek – kadin ayrimindan degilmis : ) Ayni anda dolan ve pespese kalkacak ucak ayrimini yapmak icinmis. Sevimli hostesimiz tepsi icinde bize birer seker ve ikiser pamuk sundu ve yanimiza oturdu. Ucaklarimiz dolmus gibi, 10-15 kisi binebiliyor, pilotlari yari acik perdeden izleyebiliyoruz, kabin basinci yok, motor sesine karsi pamuklar kulaga tikiliyor, daglarin arasinda heyecan yapip kan sekeriniz duserse hostesimizin verdigi seker imdadimiza yetisiyor. Kendimi biraz daha zorlasam Indiana Jones filminin setinde hissedecegim.

Motor calisir vaziyette iken ucaga biniyoruz ve bir anda ne oldugunu anlayamadan havalaniyoruz. En arka ortada oturdugum icin hangi pencereye bakacagimi sasiriyorum. 6000-7000lik daglardan daha alcak irtifada ucuyoruz, manzara muhtesem. Ormanlık daglar, tepeler, vadiler, dag koyleri, kah bulutlarin arasinda kah altindayiz. Uzansam daglara dokunacak gibiyim..

Seyretsem mi fotografini mi ceksem derken 40 dk.nin nasil gectigini anlayamadan Lukla’ya iniyoruz. Burasi, daglarin arasinda dunyanin en ilginc ve bir o kadar da tehlikeli havaalani. “Bir anda” diyorum; zira ucagimiz ucurumdan baslayip 100-150 metre devam eden rampa seklindeki piste iniyor, sonra sola dönüyor ve pıt diye duruyor. Inmiyor, adeta konuyoruz piste. Bindigimiz gibi ayni hengame icinde ucaktan inip havaalanindan adeta kovalaniyoruz. Alani saran tel orgulerin arkasinda buyuk bir kalabalik bizi karsilamaya gelmis.

Cok gecmeden bu insanlarin tasiyicilik yapmak icin geldiklerini ogreniyoruz. Dag ve doga turizmi buranin en buyuk gecim kaynagi; tasiyicilik ise en onemli ekmek kapisi. Daglarin arasindaki tum yerlesimler hep insan sirtinda yukselmis. Aslinda cok ucuz bir sehir olan Katmandu’dan sonra Lukla ve bundan sonra gidecegimiz dag koyleri mahrumiyet alani sayiliyor. Hersey insan sirtinda buralara geldigi icin sise suyundan dolar kuruna kadar fiyatlar irtifa ile orantili olarak gitgide artiyor.

Sabah 8.00 sularinda vardigimiz Lukla’da once Everest Lodge’da cay – kahve icip (ki bu bizim rutinimiz olacak artik) kasabada bir tur attik. Degil teknik donanim, elektrik, sudan bile yoksun bu dag koylerinde hayat tamamen dogaya endeksli oldugundan sabah erken kalkilip ise koyulunuyor, aksam erken yatiliyor. Doviz burosu acilmasa da esnaf kepengini acmis, yol uzerinde dagci ve trekcilerin kullandigi rengarenk malzeme ve giysiler gorucuye cikmisti.

Tasiyicilar, sirtlarinda kufe beklemede, okul cocuklari okul yolunda, kucuk cocuklar ise ortalikta kosup oynuyorlardi. Ortam Lukla’nin yegane sokaginda kesif yapip fotograf cekmek icin idealdi. Yuruyus icin son hazirliklarimizi yapip hurclarimizi tasiyicilarimiza teslim ettik ve saat 9.30 gibi gerekli malzemelerimizin oldugu sirt cantalarimizi yuklenip yola koyulduk.



Ilk gun isimiz kolaydi. 2800’lerden 2500’lerdeki Phakding’e inecektik. Piril piril bir havada bizim Karadeniz cografyasini andiran orman ve dag manzaralari esliginde genelde yokus asagi olan bu rotayi 4 saatte tamamladik. Tam Phakding’e girerken yagmur basladi ve Lodge’a girdigimizde saganaga donustu. Burasi Everest’ten gelen nehrin gectigi bir vadiydi.

Yuruyus molalarimizi verdigimiz kamp yerleri, trek ve dagcilara yonelik, yemek ve konaklama ihtiyacini goren “lodge” denen misafirhanelerin oldugu dag koyleriydi. Ilk defa bir ekspedisyonda cadir yerine bu tarz baraka tipi misafirhanelerde kaliyordum. Bu yapilar genellikle yerel tastan dis duvarlari, kontrplak bolmeli iki kisilik odalari, ortak tuvaletleri ve aksamlari lodge’u isleten kisilerin kaldigi ortasinda soba kurulu genisce yemek salonu olan yapilardi. Yemek bu salonlarda, okul sirasini andiran tahta masalarda yeniyordu. Phakding’de kaldigimiz lodge’un cok guzel manzara goren genis camli bir salonu vardi.

Ancak susuzluktan dolayi ortak tuvaletleri cok pisti. Bu kadar saganak yagmurun oldugu, üç ay boyunca Muson mevsiminde sellerin goturdugu, nehirlerin cagladigi memlekette daglik cografya ve sert iklime uygun teknoloji yoksunlugundan dolayi elektrik de su tesisati da yoktu, tasima su ile hayatlarini idame etmeye calistiklarindan hijyen buyuk sorun idi..

Yuruyus sonrasi kurt gibi acikip menulerden siparis ettigimiz yemekler 3 saat sonra gelebildi.(ki bu matbu menulerin genelde gostermelik oldugunu anlayacaktik ileride) Ayni anda 29 kisinin verdigi cesit cesit yemek siparisi karsisinda organize olamayan mutfak ekibi kitlenip kaldi. Her ne kadar Ahmet agabey olaya el atip servisi bizzati kendisi yapsa da cogu insan ya memnun kalmadi ya da ac kaldi. Bu ilk basarisiz deneyimden sonra yemekleri 2-3 saat onceden fiks menu seklinde siparis etmeye karar verdik. Menumuz hazir corba, yaninda bizdeki ince bazlama karsiligi capati, haslanmis makarna ile donusumlu olarak “fried rice” denen sebzeli / yumurtali, kavrulmus pilav (ki 2. gunden itibaren bu yemegin adini bile duydugumda midem donmeye basladi!) ve haslanmis patatesten olusuyordu.


4.gun (05.05.2008)
Bundan sonra her gun yapacagimiz uzere sabah erkenden kalkip tasiyicilara verecegimiz hurclarimizi ve sirt cantalarimizi hazirlayip 07.30 gibi kahvaltiya iniyor, 8.00-8.30 gibi bir sonraki kamp yerine gitmek uzere yola cikiyoruz. Onceden planlanan, saat gibi isleyen bir duzenimiz var; kendimi kurulmus oyuncak gibi hissediyordum.

Bize soylenen seyleri periyodik bir sekilde tekrarliyorduk. Sabah erkenden kalk, tulumunu topla, hurcunu, cantani hazirla, kahvaltini yap, bol cay, su ic, tek sira halinde yuruyuse gec, saat basi mola ver, ihtiyac gider, ye, ic, in, cik, arada fotograf cek, yine yemek ye, su ic, yuru. Kafa kirada bir dongu.. Aslinda bunun iyi bir tarafi da vardi.


Kafayi bosaltmak icin birebir bir etkinlik. Hersey senin icin dusunulmus ve planlanmis; sana sadece soyleneni yapmak ve doganin tadini cikarmak kaliyor. Deneyimli rehberlerimizin tavsiyelerini dinleyen, kendine soylenenleri yapan uslu bir kırkayak gibiydi grubumuz. Kalabalik ancak gayet uyumlu.. Zamanla sohbet edip tanidikca birbirimizle de kaynastik. Herkesin kendince bir duzeni ve hayati vardi; isinden, esinden, zamanindan fedakarlik ederek farkli beklentilerle gelmisti buraya.

Bu arada bize hizmet eden, rehber, tasiyici ve asci bir sherpa ordumuz vardi. Kisa boylarina ve kendi agirliklarindan cok yuk tasimalarina ragmen sasilacak derecede guleryuzlu ve kendileriyle barisikti bu insanlar. Her gun “dalbat” denen etli, mercimek soslu pilav yeseler de bikmiyorlardı. Surekli aralarinda gulusup sakalasiyorlardi. Cok basit ancak gercekten de agir sartlar altinda yasiyorlardi hayatlarini; onlardan ogrenecek cok seyimiz vardi..

Bugun yolumuz uzundu, 2550mt’den kus ucusu 10 km mesafede ve 3440mt irtifadaki Namche Bazaar’a gidecektik. Kah akan nehir boyunca, kah orman icinde, bol bol asma koprulerden ve mavi – yesil catili tas evlerin oldugu dag koylerinden gecerek dua bayraklari donanmis, mani taslariyla bezeli yollarda zamanin nasil gectigini anlamak, ya da yorgunluk hissetmek mumkun degil.

Ben boyle icinde insan ve yerel kultur olan doga turlarina bayiliyorum. Insanin hic sıkılmaya firsati olmuyor. Her an karsina farkli bir manzara cikiyor. Bir yandan 3000-4000mt’lerde bile agaclarin ve rengarenk bitkilerin fiskirdigi, daglarin, vadilerin ve gokyuzunun surprizleriyle surekli seni ti’ye aldigi buyuleyici bir dogayi kesfediyorsun, bir yandan da burada gunluk telase icindeki yerel insanlarin hayat akislarini en dogal halleriyle izleme sansina sahipsin.

Dag koylerinden gecerken karsina her an bahcesiyle ilgilenen bir ciftci, cocuguna bakan bir kadin, evlerinin onunde oynayan kucuk cocuklar, saclarini yikayan bir genc kiz, tapinaga kosturan rahip delikanlilar, kereste kesen marangoz, insaatta calisan koyluler cikabiliyor. Bu manzaralar en cok Phakding – Namche Bazaar – Tengboche arasinda karsimiza cikiyordu.



Phakding’den Namche Bazaar’a bu dusunceler ve sahane manzaralar esliginde gidiyorum. Oglen Sagarmatha Milli Park girisinde kontrolden gecip (ki bunu fark etmedik bile) Jorsale denen sahane dag – orman – selale manzarali bir tesisin terasinda ogle yemegi molamizi veriyoruz.

Yavas yuruyus temposu ile Namche Bazar’a saat 16.45 gibi variyoruz. Kasaba giris kapisindan gecip dua tekerleklerini ceviriyoruz ve karsimiza buyuk bir Stupa cikiyor; Buda’nin gozu uzerimizde!


Manzara buyuleyici, daglarin dogal olarak olusturdugu yarim ay seklinde genis bir canaga kurulmus bir kasaba var karsimizda. Butun bu evlerin, teraslanan toprak duzluklerin, bahcelerin, dukkanlarin, sadece yayan ulasilan bu yerde insan sirtinda, insan eliyle yukseldigini dusunmek inanilir gibi degil! Oldukca yorgun olmamiza ragmen yine bir “Explorer klasigi” yasiyoruz; konaklayacagimiz Khumbu Resort Hotel yamacin en tepesinde! Ancak dik merdivenlerden son bir gucle cikip 3440mt’deki otelin genis terasina vardigimizda buna degdigini goruyoruz. Zira tum kasaba ayaklar altinda, karsimizda ise aksamustu inen bulutlar arasindan kutsal Kusum Kanguru (6367) dagi bize goz kirpiyor.

3 katli otelimize yerlesip en ust kattaki nefis manzarali yemek salonunda sicak birseyler ictikten sonra Island Peak’ci 5 arkadas yukari dogru yuruyuse cikiyoruz. Yerlesim, bulundugumuz noktada bitse de yol yukari dogru basamak basamak cikiyor. Biz de yavas yavas takip ediyoruz. Tabelalar bizi bir muzeye dogru yonlendiriyor; ancak muze etrafi telorguyle cevrili askeri alanda. Buranin yasak bolge oldugunu nobet tutan askerden ogrenince geri donuse geciyoruz. Hava kararmis, bulutlar iyice asagilara inmis, daglarin ortasinda, sis perdesinin altindaki evlerin pencerelerinden suzulen isiklariyla ayaklarimin altinda uzanan bu dag kasabasi kendimi dis dunyadan tamamen kopuk bir yerlerde, adeta bir masal alemindeymis gibi hissettiriyor.

Aksam yemeginin ardindan Tunc’un tavsiyesi ile ertesi gun civardaki Khumjung koyune gitmeye karar veriyoruz. Ogleden sonra da dukkanlardan gerekli malzeme ihtiyacimizi karsilamak icin alisveris imkanimiz olacak. Namche Bazar’in internet, telefon, dus gibi ihtiyaclarimizi karsilayabilecegimiz en donanimli yer oldugunu daha onceden duydugumuz icin bunu hemen degerlendiriyoruz.

5.gun (06.05.2008)
Sabah kahvaltisinin ardindan saat 08.00 gibi Khumjung koyune dogru yola cikiyoruz. Yol oldukca dik, cok hizli irtifa almamak icin yavas hareket ediyoruz; yoksa vucudumuz ani irtifaya ters tepki verebilir. Gunduz gozuyle piril piril havada Namche Bazar yukaridan nefis gorunuyor. Dik etabi bitirdikten sonra bir sure havaalani olarak kullanilan oldukca genis, toprak bir duzluge variyoruz. Burasi acil durumlar disinda artik havaalani olarak kullanilmiyor. Birkac tesis var trekcilere yonelik.

Bu arada yanimizdan sirtlarinda rulo halilar tasiyan sherpalar geciyor. Ibret ve hayret icinde izliyoruz. Sirtimizdaki hafif cantalarimiz, saglam botlarimiz ve giysi donanimimizla zorlanarak yurudugumuz bu yollarda genc – yasli sherpalar hicbir teknik donanimlari olmaksizin inanilmaz yukler tasiyarak bizi solluyorlar.

Khumjung, yesil catili, granit duvarli, ahsap pencereli evleriyle dogaya yuzde yuz uyumlu, sevimli bir dag koyu. 3780mt irtifada, hafif egimli bir dag yamacina kurulu bu koye dua taslari arasindan girip sherpalarimizin gogusleri kabararak gosterdigi okulu ziyaret ediyoruz.




Everest’e ilk cikan Sir Edmund Hillary’nin yaptirdigi bu okul oldukca donanimli, Ingilizce egitim verilen, kutuphane ve bilgisayar laboratuvarlarinin bulundugu, civar koylerden de ogrencilerin geldigi onemli bir egitim yuvasi. Disarida beden egitimi verilen, siniflarda ders goren ogrencilerin fotograflarini cekmemize izin veriliyor. Sicak duygularla ayrildigimiz Khumjung’dan Namche Bazar'a oglen donuyoruz
ve ilk isim dusa girmek oluyor. Bundan sonra 13-14 gun dagdan inene kadar dus alma imkanim olmayacak. Bu tur ekspedisyonlarin en kotu tarafi da bu! Dustan sonra ogle yemeginin ardindan kasabaya alisveris yapmaya iniyoruz. Aklimiza gelebilecek her turlu dagci malzemesini oldukca iyi fiyatlara bulmak mumkun dukkanlarda. Katmandu’da fiyatlarin daha da uygun oldugunu duydugumdan sadece ihtiyacim olan malzemeleri satin aliyorum. Dag sezonunun en yuksek oldugu zamanda geldigimiz icin Ertugrul’la ben ayagimiza uygun plastik bot bulmakta gucluk ceksek de nihayet bulup kiraliyoruz ve aksam saatinde otelimize donuyoruz.

6. gun (07.05.2008)

Sabah ayni kalkis ve hazirlik faslindan sonra bu sefer Tengboche’ye dogru yola koyuluyoruz. Solumuz yamac, sagimiz ucurum, asagisi derin bir vadi ve bu derin vadide Everest cenahlarindan gelen DudhKoshi nehri cagliyor. Iki insanin yanyana zor gecebildigi patikada sık sık yaklara ve tasiyicilara yol vererek yuruyoruz.


Ardimizda kivrilan derin vadi uzerinde merhale merhale yukselen ormanlik tepeleri birakip karsimiza cikan karli zirvelere dogru ilerliyoruz. Zaman zaman yolumuza cikan stupalarda (stupa; Budistlerin etrafinda ibadet ettikleri uzerinde Buddha'nin gozleri olan tastan bir nevi mescit)ihtiyac ve fotograf molalari veriyoruz. Muthis bir cografya! Karsi tepelerde doganin koynunda koyler gorunuyor, hatta Tengboche’yi bile secebiliyoruz uzaktan; ancak once derin vadiyi katetmemiz gerekiyor.

Onceleri Namche irtifasinda yuruyup bir sure sonra 3250mt’deki vadiye kadar iniyoruz. Ogle yemegimizi bu vadide, Phunki Tenga’da nehir kenarindaki tesiste yiyoruz.

Burada nehir suyunun gectigi egimli yol uzerine icinde dua tekerleklerinin bulundugu kulubeler yapmislar. Dua tekerlekleri nehrin suyu aktikca dogal olarak degirmen misali donuyor; boylece Budist inanisa gore tekerin etrafina sardiklari kagitlarda yazili dualar havaya karisarak dogaya iyilik ve guzellik yayiyor. Yemegin ustune hatiri sayilir bir tirmanisa geciyoruz. Fiks menu haline gelen bir tabak dolusu patatesi yiyip tok karnina ogle sicaginda bu kivrilarak yukselen dik yokusu tirmanmanin tek dayanilir tarafi sahane bir ormanlik alanda, Rhododendron ismindeki koyu pembe, kirmizi renkli orman gullerinin arasindan geciyor olmamiz..


Fonda dag manzaralari, onde renk rek orman gulleri bir yandan tirmaniyor bir yandan muthis bir gorsel ziyafet cekiyoruz. Ve 17.30 gibi 3860mt irtifadaki Tengboche’ye variyoruz. Burasi misafirhanesi oldukca mutevazi ancak manastiri buyuk ve gosterisli olan bir dag koyu.

Yoreye ozgu mimarinin en guzel orneklerinden, belki de bu irtifadaki tek ornegi olan ve koye ismini veren Tengboche manastiri, tapinagin girisinde yazilana gore 17. yuzyilda buraya gelen onemli bir Budist rahibin kaya uzerindeki ayak izi uzerine kurulmus. Tapinagin cok dingin bir ortami var.

O gece Tugrul agabeyin verdigi kulak tikaclari sayesinde ilk defa burada rahat ve deliksiz bir uyku uyuyabiliyorum. Odalarin ic bolmeleri o kadar ince ki, kulak tikaci takmasam sadece oda arkadasimin degil yan odada kalanlarin bile en ufak sesi uykumu kacirmaya yetiyor.

7. gun (08.05.2008)

Sabah kahvaltisinin uzerine piril piril bir havada Everest dahil meshur 8000’liklerin ve 6856mt’lik Amadablam’in verdigi gorsel ziyafeti cekiyoruz. Acik, bulutsuz masmavi gokyuzu altinda buyuleyici zirveler ve renkli manastir bize asla kacirilmayacak bir pozlar veriyor. Iyi ki burada Everest’i goruyoruz; zira bir daha bize yuzunu gostermeyecek.

Yine yollara koyulup 4410mt’deki Dingboche’ye dogru ilerliyoruz. Hala orman gulleri ve agaclar bize eslik ediyor bu irtifada. Koylerde egimli arazi set set duzenlenerek taslari ayiklanmis ve duzluk alanlari cevreleyen duvarlarda kullanilmis. Bu duzlukler tarimalani olarak kullaniliyor. Yolda devam eden insaatlar goruyoruz; zira su ara yani karli kis ile Muson mevsimi arasindaki zaman dilimi, en cok faaliyetin oldugu donem.

Ogle yemegimizi Pangboche’de yiyoruz ve 17.45 gibi bu turda en cok geceyi gecirecegimiz Dingboche’ye variyoruz. Daha sarp ve kara bir cografyaya geldigimizi hissediyoruz artik. Bizdeki, ortasinda cami olan tipik köyler misali burada da her köyde buyukce bir stupa var. Dingboche daha cok dagci ve trekcilerin yolu uzerinde oldugundan burasi onlara hizmet veren misafirhanelerin bulundugu bir yerlesim. Lodge isimleri dikkatimi cekiyor: Bright Star, Valley View, Island Peak View.. Tamamen doga ve dag gorunumlerine endeksli isimler. Biz Dingboche’yi tepeden goren Valley View Lodge’da kaliyoruz.


8. gun (09.05.2008)
Bu sabah lodge’un arkasinda yukselen Nangkar Tshang tepesine bir aklimatizasyon tirmanisi yapacagiz. Bu arada ilk defa Island Peak zirvesini goruyoruz.

Her ne kadar cevresindeki karli 8000’likler arasinda mutevazi dursa da sivri uclu bir kara kaleme benzeyen zirvesi epeyce caydirici duruyor!
Aklimatizasyon icin Lodge’un arkasindan tirmanisa geciyoruz.

Tepeye vardigimizda karsimiza cikan buyuk stupada bir mola veriyoruz; Tunc bize bulundugumuz yeri ve cevredeki zirveleri tanitiyor. Cok agir bir tempoda tirmaniyoruz bir acip bir kapatan ruzgarli havada. Bulutlarin arasindan bize goz kirpan 6000-7000’lik zirveler arasinda en etkileyicisi Amadablam tum ihtisami ile karsimizda; tur boyunca guzelligini hic esirgemeden her acidan, comertce sahane pozlar veriyor bize...

Bu arada tirmanis esnasinda sherpalarimizin uyarisiyla sabah bizden once buradan gecen kar leoparinin topraktaki ayak izlerini fark ediyoruz. 4750mt’lere vardiktan sonra inise gecip oglen lodge’a geri donuyoruz. Ogleden sonra dinleniyorum. Bazilarimiz kasabadaki Dragon Pool Bar’a gidip Reggae muzigi esliginde bilardo maci yapmis! Ben de lodge’un onundeki insaati izliyorum ibretle. Tas ustasinin bir gunu uc tane granit duvar blogunu ebatlamakla geciyor. Burada hayat boyle agir cekimde ilerliyor..

9. gun (10.05.2008)
Sabah 8.30 gibi Dingboche’den ayrilip Lobuche’ye dogru yola koyuluyoruz. Amadablam’i ardimizda birakip Himalayalarin gorkemli zirveleri arasinda And daglarinin Horcones vadisini andiran vadi boyunca yuruyoruz.

Ogle yemegimizi Dhukla’da yiyip aksam saatlerinde 4910mt’deki Lobuche’ye variyoruz. Burasi vadi icinde birkac lodge’dan ibaret bir yerlesim; konakladiklarimiz arasinda en derme catma olaniydi. Yemek salonundaki tezek yanan soba havayi oyle kirletiyor ki, nefes alinacak gibi degil. Allahtan soba bir sekilde sonduruldu de rahat bir nefes alabildik ev aksam yemeginin ardindan erkenden yattik. Ertesi gunler uzun ve yorucu olacakti zira.

10. gun (11.05.2008)
Sabah erkenden ayni vadi boyunca yuruyerek karsimizda 7165’lik Pumori, sagimizda Himalayalari izleyerek ogle saatlerinde 5140mt’deki Gorakshep’e variyoruz.

Kalapatthar tepesinin hemen dibindeki bu kamp alaninda ogle yemegimizi yiyip 13.30 gibi Everest Ana Kampa dogru yola cikiyoruz. Bu arada 29 kisilik grupta kopmalar oluyor, bazi arkadaslar kendini iyi hissetmeyip lodge’da kaldiyor. Bol inis – cikisli ve bir yarisindan sonra kayalik, duzensiz, dogru duzgun patikasi olmayan bu yorucu yolu grubun yarisi tamamlamayarak geri donuse geciyor.

Sagimizda bulutlarin kapladigi karli Himalaya zirveleri, hemen dibimizde uzanan, aralarinda yesil renkli gollerin bulundugu Khumbu buzulu muhtesem goruntuler veriyor. Ana kampa yaklastikca hava iyice bozuyor ve kar serpistirmeye basliyor. Bu noktada da bir kopma oluyor ve grubun bir kismi da buradan Gorakshep’e geri donuyor. Geri kalan kisim Khumbu buzulunu asarak saat 16.30 gibi Base Camp’a variyoruz.

Burasi onlarca irili ufakli cadirin genis bir alana yayildigi bir cadirkent. Ancak kotu havadan midir bilemiyorum, en ufak bir hayat belirtisi gostermiyor. Fazla sorgulamadan, zaten oldukca yorgun oldugumuz icin ve bizi uzun bir donus yolu beklediginden kisa bir atistirma ve fotograf molasindan sonra hemen geri donuse geciyoruz. Uzun ve yorucu bir yuruyus sonunda aksam karanliginda 19.30 gibi Gorakshep’e variyoruz. Bol sarmisakli corba ve acik cay icip yemek yemeden kendimi yataga atiyorum.

11. gun (12.05.2008)
Sabah 8.45 gibi Kalapatthar’a cikisa geciyoruz. Kalapatthar Nepalce “kara kaya” demekmis. Hakikaten de karli, acik gri renkli daglarin arasindan siyah rengiyle fark edilen tepe Everest zirvesini en iyi goren yermis. Agir agir ama hizla yukselerek 2.5 saatte zirvenin hemen dibinde, ruzgari daha az alan korunakli bir yerde birseyler atistirip kaztuyu anoraklarimizi giyiyor ve kayalik alani 15dk’da tirmanarak 5550mt yuksekligindeki dua bayraklariyla donanmis zirveye cikiyoruz.

Bol bol fotograf cekip havanin acmasini beklesek de nafile; Everest yuzunu gostermiyor. Biz de hemen arkamizda uzansak dokunacakmisiz gibi duran kiz kardesi heybetli Pumori’nin manzarasiyla yetinip inise geciyor ve bir saatte Gorakshep’e variyoruz. Ogle yemegini muteakip 14.30 gibi Dingboche’ye dogru yola cikiyoruz.

Arada Dhukla’da cay molasi verip hizli bir sekilde yurusek de kalabalik grupla aksam 20.20 gibi Dingboche’ye ancak varabiliyoruz. Iki gundur cok yorulmusuz. Gec saate, geceye kalmamiz basta grupta huzursuzluk yaratsa da ayın ve sayısız yıldızın altinda, Everest’in yuzunu gostermeyen cimri bulutlar acilip da Himalayalarin karli zirveleri ve guzel Amadablam yuzunu gostermeye baslayinca, tum yorgunlugumuzu unutup kendimizi bambaska bir boyutta hissediyoruz.

Bu arada Dingboche’ye onden giden Dorje sherpa meraklanip bizi karsilamaya geliyor. O gece tum grubun bir arada oldugu son geceydi. Ertesi sabah ana kamp grubu donuse gececek, Island Peak grubu ise Chukhung’a dogru yola devam edecekti. O kadar yorgunduk ki bu son gecemizde ortak birseyler yapmak bir yana yemegi zor yiyip hemen yatiyoruz.


12. gun (13.05.2008)
Sabah kahvalti sonrasi ana kamp grubuyla vedalasip acik ve gunesli havada kahve keyfi yapiyoruz Island Peak grubu olarak.

(Mus)Tafa rehberliginde toplam 21 kisi inise gecince biz Ertugrul ve Tunc rehberliginde toplam dokuz kisi kaliyoruz. Son iki yorucu gunun ardindan bugunku programimiz hafif; 10.15 gibi Chukhung’a yola koyuluyoruz. 4730mt’deki Chukhung kampina 2.5 saatte variyoruz.

Bir yandan yakici gunes, bir yandan hafif kar serpistiren acik ama ruzgarli havada, bizi cevreleyen muthis dag manzaralari esliginde bol cay icip sohbet ediyoruz. Burada Chukhung Ri (5550) ve Island Peak (6189)’e gelen diger Fransiz, Alman ve Israilli dagcilarla tanisip sohbet ediyoruz.

Bu arada su ana kadar ne bir rahatsizlik, istahsizlik, ne de uykusuzluk cekiyorum. Ancak bu sabah tam da zirve arifesinde bogaz agrisi ile uyanmak kotu bir surpriz oluyor benim icin. Nasilsa dinlenmeye biraz vakit var, moralimi bozmamaya calisiyorum. Aksam uzeri bulutlar iyice aciliyor ve Nuptse, Lhotse gibi 8000’lik daglar aksam gunesinde gorsel bir solen sunuyorlar bize.


13. gun (14.05.2008)
Gunesli bir sabahta mukellef bir kahvalti ve keyif kahvesinin ardindan 10.00’a dogru Island Peak ana kampina dogru yola cikiyoruz. Yolda genis molalar verip bol bol fotograf cekiyoruz.




Oldukca genis duzluklu vadi boyunca yurumek cok sıkıcı; bir onceki gunun aksine bugun yol hic bitmeyecekmis gibi geliyor. Cok yorgun hissediyorum; ikindi vakti cadirli kampa vardigimizda son gucumu toplayip adim atmaya devam ediyorum. Ancak yine bizim cadirlarimiz kampin en sonunda (!) oldugu icin bu yol da bir turlu bitmiyor ..

Ve nihayet bizim sherpalari ve coktan kampa varip keyifle islik calan Tunc’u goruyorum. Yere yikilip hemen birseyler iciyorum. Bir yandan cadirlarimiz kuruluyor, bir yandan da yemek hazirlaniyor. Yemekten sonra 1-2 saatlik bir dinlenme molasinin ardindan aksamustu saat 17.30 gibi Ertugrul, Tunc ve rehber sherpalarimiz karsimizdaki kayaya ip doseyip cumarla cikis – yatay gecis – inis talimi yaptiracak. O aradaki zamanda uyuyamiyorum, cok gonullu olmasam da iki defa iple alistirma yapiyorum. Aksam yemegini yiyip erkenden yatacagiz ve 01.00 gibi kalkip tirmanisa gececegiz. Artik cok az kaldi.. Bu uzun ince yolun sonuna geldik. Simdiye kadar hersey yolunda gitti. Bu arada grupta fireler verdik. Mehmet agabey istahsizlik cektigi icin kendini iyi hissetmedi ve ana kampcilarla geri dondu. Tugrul agabey daha ilk gunlerde ciddi bir mide rahatsizligi ve kanama gecirdi. Ismet bugun rahatsizlandi. Ahmet agabey ise zaten zirveye cikmamaya coktan karar verdi; “ben burada kampi bekleyip cuzdanlariniza goz kulak olacagim” dedi. Benim bogazimin agrisi ve tikali burnum canimi sıkıyor, ama iyiyim. Cok dusunmuyorum. Tum gucumu toplayip basarmak istiyorum. Yemekten sonra zirve cantami hazirladim ve tulumuma gomuldum; kulaklarimi tikadigim halde cadirimin dibindeki Island Peak temizlik ekibinin seslerini ve avlanmasi yasak besili ur kekliginin haftalardir patates, makarnaya talim eden bizlerle dalga gecermis gibi cikardigi tuhaf sesleri duyabiliyorum. Yine de cok gecmeden uykuya daliyorum.

14. gun (15.05.2008)
Saat 01.00’de Ertugrul’un meshur nidasiyla uyaniyorum. 5200mt’de cadirda olmaktan ve bu saatte uyandirilip daga tirmanacagimdan dolayi kendimi kotu hissetmiyorum. Belki de adim adim, emekle geldigimiz bu uzun yolda psikolojik olarak kendimi hazirladigim icin durumu hemen kabulleniyorum ve kalkip hazirlaniyorum. Cadirdan cikip yemek cadirinda sicak birseyler icip atistiriyoruz ve 02.30 gibi yola cikiyoruz.

Hava guzel, soguk degil, acik ve hafif esintili. Karanlikta kafa lambalarimizin aydinlattigi yolda ilerliyoruz. Kampin sonundan dag kutlesinin arkasina dolaniyoruz ve taslik alanda yukselmeye basliyoruz. Baslangicta taslik ve cok dik olmayan egimli etabi tirmaniyoruz. 5600mt’deki cadirlarin oldugu son kamp yerini geciyoruz. Bu arada hava yavas yavas aydinlanmaya basliyor. Gokyuzu dogudan itibaren sahane bir koyu maviye burunuyor, biz yukseldikce gun aciliyor ve gun isigi karsidaki 7000’lik zirvelere vurunca manzara sahane bir hal aliyor.

Bu arada arazi iyice sarplasmaya basliyor. Simdiye kadar patikali trek rotasinda yaptigimiz yuruyuslerin aksine bu dag insana gercekten “daga tirmandigini” hisettiriyor, etrafimizda bir bosluk hissi var. Buyuk kayalik bir kutleyi tirmaniyoruz. Ve hizla irtifa aliyoruz, yukseldikce manzaramiz daha buyuleyici olmaya basliyor. Karsimizda gun isiginin yavas yavas vurdugu birbiri ardina uzanan zirveler, zirvelerin dibinde turkuvaz – yesil goller.. Hicbir yorgunluk ya da sorunum yok, kendimi gayet dinc ve iyi hissediyorum. Ve nihayet kayalik etabin sonuna geliyoruz. Kaya kutlesi ince bir gecitle buzul etaba baglaniyor. Sanirim 5800'lerdeyiz.

Bu gecitte emniyet kemeri, kramponlarimizi giyip batonlari birakiyor ve kazmalarimizi cikariyoruz. Buz catlaklarinda olusabilecek herhangi bir kaza riskine karsi emniyet ipine giriyoruz.

Uc sherpamiz ve iki rehberimizle birlikte 11 kisi iki emniyet hattina bagli olarak yurumeye basliyoruz. Bu etapta kendimi yorgun hissetmeye basliyorum, hareketlerim agirlasiyor, her iki adimda durup dinlenme ihtiyaci duyuyorum.


Karli, parlak bembeyaz genis bir alandayiz, karsimizda ya da yanimizda buz catlaklari uzaniyor. Kah duz, kah egimli alanda birbirimize bagli olarak ilerliyoruz. Ve nihayet zirve karsimiza cikiyor. Burasi bulundugumuz yerden 90 dereceye yakin diklikte gorunen cok sert bir etap, ve cok uzak gorunuyor. Tam bu noktada yani 5900mt’lerde grup icinde bir muhasebe yapiliyor. Uc kisi devam etmeyip donmeye karar veriyor. Ben yorgun hissediyorum, uzakta cok zorlu gorunen zirveyi yapmam zor gorunse de su an donmek istemiyorum; limitimi henuz zorlamadim cunku. Donmek isteyenleri Tunc aliyor. Biz ise Hakan, Ahmet ve ben, Ertugrul ve iki sherpamiz rehberliginde yola devam ediyoruz.

Hava puslu ama gunesli, bembeyaz karli zeminden yansiyan isinlar acikta kalan alnimi yakiyor, sicak bunaltiyor. Buz duvarinin dibine geldigimiz zirve etabinda ipe giriyoruz. Ancak yukaridan inen bir Alman grup var. Iki ipi de isgal ettiklerinden onlar inmeden biz cikamiyoruz, ve onlari epeyce beklemek zorunda kaliyoruz.

Cumar, kazma ve krampon yardimiyla buz duvarini tirmanmaya basliyoruz. 6000mt’de boylesi dik ve uzun bir buz etabini cikmak epeyce zorluyor. Her tirmanis hamlesinde onumdeki yolun hic azalmadigini gordukce moralim bozuluyor. Bu etabin ortasinda enerjimin bittigini hissediyorum ve daha fazla tirmanacak gucu bulamiyorum kendimde. Ertugrul ve arkamdan gelen Ahmet’le Hakan bana sozle destek olup guc vermeye calisiyorlar ancak durup devam edemedigimi gorunce beni geciyorlar.

En onde cikmaya basladigim halde buz duvarinin ortasinda kalakaliyorum; ne ilerleyebiliyor, ne de inebiliyorm. Bu arada uc arkadasim da duvarin tepesine cikiyorlar. Yanima Fruva ve Dorje sherpalar geliyor, son gucumu toplayip yukari hamle yapiyorum, elimden tutuyorlar. Kazmayi buza saplayacak gucum yok, vursam da saga sola yatiyor kazma. Bu etapta kac defa tukendigimi hissedip tekrar “ha gayret!!” diyerek gucumun son kirintilarin toplayarak yukari hamle yaptigimi hatirlamiyorum.

Ancak her nasilsa sherpalarin da yardimiyla 100mt’lik buz duvarinin tepesine, bizimkilerin yanina variyorum nihayet. Ve bu noktaya varinca bir sekilde devam edecek gucu buluyorum kendimde. Zirve icin yaklasik 50mt daha yukselmemiz gerekiyor. Bu daha kolay bir etap, onceki gibi dik degil. Ancak sagi solu ucurum incecik bir sirttan geciyoruz. Yine ondeyim, ipte emniyetimi Fruva aliyor, tirmanmaya devam ediyorum. Ve nihayet zirveye variyorum.

Zirve dua bayraklariyla donanmis ufacık bir alan, ayakta duracak yer yok. Fruva’yi kucakliyorum ve o an tum sinirlerim bosaliyor. Varir varmaz kendimizi kaziga emniyete aliyoruz. Saate bakiyorum 13.30; 10 dk. sonra Ertugrul, Hakan, Ahmet ve Dorje sherpa geliyor, kucaklasiyoruz. Hava kapali, ancak soguk degil, kar serpistiriyor. Hemen fotograf cekip inise geciyoruz.

Dikey buzul etabin inisi cikis kadar olmasa da zorluyor. Hayatimda ilk defa 6000mt’de bu kadar dik ve uzun bir buz etabinda teknik tirmanis ve inis yapiyorum.. Ertugrul ile pespese asagiya iniyoruz. Duz karli alanda arkadan gelecek arkadaslari beklerken yorgunluktan icimiz geciyor. Sonra hep birlikte inise geciyoruz. Buzul etabinin ardindan emniyet kemer ve kramponlari cikarip bir nebze hafifliyoruz. Ancak dik, kayalik etabin inisinde de dikkati elden birakmamak gerekiyor. Zira dagda kazalarin cogu donus yolunda dikkatsizlikten oluyormus. Donusumuz 3.5 -4 saat kadar suruyor Hatta kampa varmadan 5600’lerde bizi merak eden Sherpalarimizdan biri elinde tang dolu surahi ile karsiliyor. Aksam ustu 18,00 sularinda toz toprak icinde yorgun savascilar gibi kampa variyoruz. Onden donen arkadaslarimiz bizi kampin girisinde kahramanlar gibi karsiliyor. Bizi epeyce merak etmisler, tek parca ve saglam dondugumuzu gorunce seviniyorlar.
Aksam ascilarimiz bize pizali, tatlili guzel bir ziyafet veriyor.


15. gun (16.05.2008)
Ve ertesi sabah kampi toplayip donuse geciyoruz. Ertugrul geride kalip zirveyi cikarken gorup asik oldugu Ambulatse golunun cazibesine kapilarak onun pesine dusuyor. Biz de Tunc’un rehberliginde, hedefi yerine getirmenin rahatligi icinde ve yukseklige alismis bunyelerimizi zorlamadan Chukhung’u es gecip Dingboche’ye variyoruz oglen saatlerinde.





Gunesli havada cesme basinda ufak capli bir temizlik yaparken kemeri bir delik daha daralttigimi fark ediyorum. Aslinda istahim hic kesilmedi; ancak o kadar cok yol katedip efor sarf etmis olmaliyim ki buna ragmen kilo vermisim. Ne guzel! Memleketin guzel yemeklerine hasret kaldik. İlla da o ur kekligini nasil kacirdigimiza hayiflaniyoruz. Hala patates ve makarnaya devam, ancak eskisi kadar cok sivi almiyoruz. Ogleden sonra bilardo bari ziyaret ediyoruz ve rovans maci yapiliyor. Toplam uc gece ile Dingboche en cok gece gecirdigimiz yer oluyor.



16. gun (17.05.2008)
Hedef oglen Tengboche’ye aksam da Namche Bazar’a varip orada gecelemek. Ahmet agabey rehberligi ele almis durumda. Agir temposuyla yokus yukari hic yorulmadan cikiyoruz; ancak yokus asagi inerken temposuna yetismek mumkun degil! Bir rivayete gore bizi zirveye gonderdikten sonra ur kekligini goturmus; ancak konu bir muamma olarak kaliyor ve bu dopingin kaynagini tam olarak ogrenemiyoruz bir turlu.

Ahmet agabeyin rehberliginden en hosnut olanlar ise kuskusuz en arkada rahat rahat makro cekimlerini yapan Ertugrul ile tum cabalarina ragmen grubun yavas temposuna ayak uyduramayan ve grup ile en az 2 km arayi acip grubu beklemek zorunda kalarak sıkıntıdan patlayan Tunc idi.. Nitekim rehberlikten azad edilen Tunc, biz Tengboche’de ogle yemegi yerken Namche Bazar’a coktan varmisti.


Ve biz Namche’ye vardigimiz aksam ustu saatlerinde odasina yerlesmis, dusunu almis, yemegini yemis hatta yarim kalan kitabini bitirmis ve yapacak kayda deger birsey arar vaziyette Khumbu Resort Hotel’in en ust katindaki yemek salonunun penceresinden bize el salliyordu.. Namche’ye varir varmaz ilk is dukkanlar kapanmadan kiraladigimiz plastik botlari geri vermek oldu. Ve tabi sicak dus! Bana cok daha uzun gibi gelen 10 gun suresince dus alamadigimdan ruyalarimda gordugum sicak dusa nihayet kavusuyorum ve kendime geliyorum. O aksam evi de ariyorum; ancak iletisim kuramiyorum bir turlu ..


17. gun (18.05.2008)
Aksamdan kararlastirdigimiz uzere sabah kahvaltimizi otelde yapmak yerine elmali turtalariyla unlu kafede yapiyoruz. Gunlerdir her sabah seyreltik cay esliginde kalin hamur seklinde pancake ve capati yemekten icimiz disimiza cikmis.

Bu kafede kendimize sahane bir omlet, sahanda yumurta ve elmali turta ziyafeti cekiyoruz. Namche Bazar ve kafe sezon sonu oldugundan dolayi epeyce tenha. Kafenin duvarlarinda Amadablam zirvesinden cekilmis panaromik Himalaya zirvelerini gosteren sahane bir poster, 7000-8000’lik zirvelerin ve meshur dagcilarin imzali posterleri asili.

Biz de tesis sahibinin rizasini alarak Ahmet’in getirdigi ve zirvede actigimiz K8000 bayragini girisin karsisindaki ahsap kirise cakiyoruz ve altinda hatira fotografi cektiriyoruz. Bu keyifli kahvaltinin ardindan gunesli havada yola koyuluyoruz. Hedef oglen Phakding’e oradan da Lukla’ya varmak.

Yolda bir hareketlilik var; meger Namche Bazar – Everest Base Camp arasinda yapilacak meshur dag maratonu icin gelen insanlarin kalabaligi imis bu.. Maratona bizim sherpalarimizdan Bibi ve oglu Cibi de katilacakmis. Ufak tefek celimsiz, mutevazi goruntusune ve ilerleyen yasina ragmen Bibi’nin maraton sampiyonu oldugunu ogrendigimizde cok sasirmistik.
Asma kopruleri gecip nehir boyunca kah inip kah cikarak Phakding’e variyoruz. Bu arada baslayan yagmur saganaga donusuyor. Buraya ilk gelirken de ayni seyi yasamistik. Yine sansimiz yaver gidiyor ve yemekten sonra yola cikarken yagmur duruyor, piril piril bir gunes aciyor.




Nefis manzaralara son kereler baktigimizin farkinda olarak bu goruntuleri ve yasadiklarimizi zihnimize kaziyoruz. Lukla’ya aksam ustu variyoruz ve Everest Lodge’a yerlesip buradaki son gecemizi geciriyoruz. Bu arada yemek sonrasi basta Dorje, Fruva olmak uzere bize hizmet veren rehber, tasiyici ve asci tum sherpalarimizla vedalasiyoruz.

18. gun (19.05.2008)
Sabah 05.00 gibi erkenden kalkip kahvaltinin ardindan Katmandu’dan ucagin kalktigini haber veren sirenin sesi ile hemen yakinimizdaki havaalanina yuruyoruz. Yine ayni kosturma icinde havaalaninda kontrolden gecip ucaga biniyoruz. Kisacik surede daglarin arasindan bu masalsi cografyayi ardimizda birakirken 15 gunluk unutulmaz maceranin tarifsiz duygulari icinde Katmandu’ya geri donuyoruz..
Sansimiz yaver gittiginden kullanmadigimiz yedek gunumuzle birlikte 4 gunumuz var.

19. gun (20.05.2008)
Dagdan geldigimizin ertesi gunu bir gunluk bir sehir turuna katiliyoruz. Bu turda once sehir merkezinden 14km uzakliktaki, eski kent dokusu ve yerel kiyafetler icindeki insanlari ile Ortacag’dan kalma izlenimi veren Bakhtapur’a gidiyoruz.
Tarihi 17.yuzyila dayanan bu eski sehir, tugla ve ahsabin kullanildigi geleneksel yigma bina teknolojisiyle insa edilen sivil mimari ornekleri, anitsal tapinaklari, meydan ve sokaklari ile cok etkileyici.



Bugday basaklarini saplarindan elleriyle ayiran yasli ciftciyi gorunce sasiriyoruz. Burada insanlar her turlu teknolojiden yoksun, cok kisitli imkanlar icinde yasiyorlar.

Bir sonraki duragimiz ise tapinaklar sehri Patan. Bu kadar tapinagi yanyana gormemistim hicbir yerde. Insanlar tapinaklarin basamaklarinda oturuyorlar, tapinaklarla ic ice yasiyorlar.




Bu arada o gun Buddha’nin 2552. dogumgunu oldugu icin sokak ve meydanlar cok kalabalik, her yerde bir senlik havasi var. Sehrin en buyuk stupasinin etrafinda da ayni sebepten muthis bir mahser kalabaligi var. Biz de adete uyarak stupanin etrafinda kalabaliga karisip bir tam tur atiyor ve dua tekerleklerini dondurup iyilik ve guzelliklerin tum dunyaya yayilmasini diliyoruz.



Aksam ustu son duragimiz ise Hindu tapinagi ve kutsal sayilan Bagmati nehri kenarinda ölü yakilan Pashupatinath.
Burada karsimiza cikan manzara gorulmeye deger. Yerel rehberimiz yakma isleminin yapildigi gat adi verilen platforma bakarak ölünün bir devlet memuru oldugunu soyluyor.

Bir yandan Hindu rahip yakma islemini yonetirken bir yandan da ölü yakinlari onun bir sonraki hayatinda ihtiyaci olacagina inandiklari yiyecek paketleri ve uzerinde yolunu aydinlatacak mumlardan ibaret sunulari nehre birakiyorlar. Bu kutsal sayilan ve yakma sonunda olunun kullerinin savruldugu nehir, nehirden ziyade durgun bir batakligi andiriyor. Ilginctir, sunulari yapan ölü yakinlarinin sadece iki adim otesinde bekleyen cocuklar bu sunu paketlerini acip icindekilerin bir kismini kendileri yiyorlar, bir kismini da yanlarinda serbestce gezen maymunlara veriyorlar. Ote yandan etrafta el ele gezen sevgililer mi ararsiniz, sagda solda oynayan cocuklar mi, turistlere kolye satmaya calisan genc kizlar mi, yoksa ortalarda gezinen yari ciplak vucutlarina kirec surulmus, uzun sacli Sadular mi (Sadular dünya nimetlerinden uzaklastigi soylenen Hindular)...

Burada hayat ve olum tum dogalligi ile ic ice .. Bize cok garip gelen bu rituel ve goruntulerden cok etkilenerek otelimize donuyoruz.

20-22. gunler (21-23.05.2008)
Geri kalan serbest gunlerimizi otelimizin bulundugu turistik Thamel bolgesinde sokaklari arsinlayip hediyelik esya ve dagcilik malzemesi alarak geciriyoruz.



Bu arada tabi ki hazir corba, kavrulmus pilav, makarna ve patatesten bikan midelerimizi ihmal etmeyip yorenin meshur restoranlarinda buraya ozgu yerel tadlari da deniyoruz.

Gezinin son gecesi yerel tur acentamiz bizi geleneksel bir lokantaya davet ediyor. Yer masalarinda geleneksel sunum ve muzikli dans gosterileri esliginde cok guzel bir ziyafetle turumuza son noktayi koyuyoruz.

Son soz: Bizimkinden cok farkli bir cografyada ve cok farkli bir kulture yaptigim bu gezi sonunda bana “iyi ki yapmisim!” dedirten epeyce sey yasadim. Gezinin dag ayaginda 15 gunde yaklasik 200km’lik yol katetmisiz. Everest Ana Kamp, Kalapatthar ve Island Peak zirve hedeflerinin ucunu de gerceklestirerek bir rivayete gore Island Peak’e cikan ilk Turk kizi olmusum. Bu ne kadar gercek bilemiyorum. Ancak benim icin onemli olan, tum hedefleri gerceklestirmek ve 6189mt’ye tirmanarak kendi rekorumu kirmaktı. Tum bunların da otesinde, her turlu mahrumiyete, zor yasam sartlarina ve fakirliklerine ragmen kendileriyle barisik, yuzleri gulen yore insani ve kulturu ile tanismis olmak muthis bir duyguydu. Daglarda gecirdigimiz zorlu gunlerden ve bu insanlari gordukten sonra sahip oldugum tum nimetlerden dolayi aslinda ne kadar cok sukretmem gerektigini, hayati aslinda basit yasamak gerektigini ve mutlulugun basit seylerle mumkun olabildigini dusundum bir kez daha ..


Fotograflar: Işıl Ören, Hakan Polat

Saturday, March 17, 2007

Aconcagua Gunlugum - Subat 2007


Hayatta uzun vadeli plan yapmamak gerektigine iyice inanmaya basladim. Yurt disinda hayatimin sadece isten ibaret oldugu ve Turkiye’ye bile birkac gunlugune donebildigim bir donemde nasil oldu da isyerinden izin alabildim bilemiyorum ama bir aya yakin bir sure ortadan kaybolmayi basardim. Sadece sunu yaptim: Kafami kaldiramadigim islerin icinde Explorer’dan gelen ‘Aconcagua Ekspedisyonu’ ve buna katilan arkadaslarin mailleri ile bir anda gaza gelerek “gitme” karari aldim. Ve hersey bir anda basladi.


Annemin tum karsi cikmalarina ragmen Turkiye’ye dondugum gunden Guney Amerika’ya ucacagim ana kadar gece gec saatlere kadar calistigim birkac gun icinde her nasilsa hazirligimi yapip kendimi Esenboga Havaalani’nda buldum. Buradan Istanbul, Barcelona, Madrid, Santiago (Sili) ve Mendoza’ya uzanan ve 24 saati gecen bir ucak yolculugu dizininin ardindan vardik Arjantin’e, sicak bir ogleden sonra. Rehberimiz Ertugrul dahil toplam 5 kisiydik. Mendoza havaalaninda bizi Arjantin’e onden giden Tafa (Mustafa; diger Turk rehberimiz) ile yerel bas rehberimiz Martin karsiladi.


Vardigimiz persembe ogleden sonrasindan pazartesi sabahina kadar sirin Mendoza sehrinde gecirdik zamanimizi. Burasi bir milyon nufusu, izgara planli yerlesimi ve buyuk yemyesil parklari ile duzenli bir Avrupa sehri gorunumundeydi. Mevsim yaz oldugu icin insanlar alisik olmadigimiz sekilde ogleden sonra 13.00-16.30 arasi siesta yapiyorlar, gunduz inin cinin top oynadigi sokaklar, parklar ve kafeler aksam ustunden gece gec saatlere kadar insan seliyle senleniyordu. Buradaki zamanimizi biz de bu insanlara katilarak sokak ve meydanlari arsinlamakla, dukkanlarda ve parklardaki acik standlarda satilan buraya has hediyelik esyalar ve tisortler almakla gecirdik.


Bu arada rehberlerimiz Tafa ve Martin malzemelerimizi tek tek kontrol etti ve eksiklerimizi dagcilik malzemeleri satan dukkanlardan kiraladik. Tafa dizini sakatladigi icin bizimle gelemedi. Tur organizasyonumuzu yapip bizi daga yolcu ettikten sonra Patagonya’ya; diger Turk rehber arkadaslarinin yanina hareket etti.


Biz de daga hareket etmeden bir gun once bize katilacak 7 Avrupali dagci ve yerel tur sirketi Aymara’nin diger 3 rehberiyle tanistik otelde. Rehberler dahil 16 kisilik grubun icinde tek bayan bendim. Pazartesi sabah daga cikis izinlerimizi alarak minibusle Puente del Inca’ya dogru yola ciktik. Burasi, Sili yolu uzerinde Mendoza’dan 3.5 saat uzaklikta And Daglari’na cikacaklarin konaklama adresi; ayni zamanda da katirlara kamp ve kisisel yuklerin yuklendigi yer idi. Buraya adini veren dogal bir kopru olusumu ve altinda Inka’lardan kalan ilginc yapilar vardi. 2750mt irtifadaki hostelde bir gece kalip cantalarimizi ayarladik.


Ertesi sabah katirlar erkenden yola cikti. Biz de minibusle 5-6km uzakliktaki And Daglari dogal girisi Horcones kapisina kadar gittik.


Horcones orada akan bir derenin adı. Yukardan iki kol olarak gelip bizim çıkacağımız kamp civarında birleşip akan bir dere. O yüzden de 3 saatlik bir yuruyus ile çıktığımız kampın adı Confluencia (birleşme noktası) ve 3300 metrede. Burasi, etrafı tahta çitle çevrili cok organize, tur şirketlerinin hepsinin ayrı ayrı sabit kampları, icme suyu akan cesmeleri ve tertemiz tuvalet kulubeleri olan bir kamp idi.


Kampa vardiktan sonra cay ve dinlenme faslinin ardindan cadirlarimizi kurup yerlestik. Ertesi gun 4250mt deki Plaza de Francia’ya aklimatizasyon yuruyusune ciktik. 4000mt’den sonra irtifa etkisini bas agrisi ve nefes darligi seklinde gostermeye basladi. Plaza de Francia’ya vardigimizda buradan dagin dik kayalik bir duvar seklinde yukselen ve teknik tirmanis gerektiren guney yuzunu gorduk ve uzun molalar vererek Confluencia’ya geri donduk.


Donuste saglik kontrolune girip tansiyon, nabiz, kandaki oksijen orani ve akciger kontrolunden gectik. Ilk defa bu denli organize kampi olan ve saglik kontrollu bir tirmanis yapiyorduk bu arada. O gece de Confluencia’da kalip ertesi gun sabah 9 gibi Plaza de Mulas (Katirlarin Yeri) kampina dogru yola ciktik.


5.5 saat kadar onceleri epeyce uzun ve neredeyse duz alanda, cok eskiden buzullarin oldugu genis Horcones vadisi boyunca yol aldik, sonra 4 saate yakin bir sure cikisli inisli bir rotadan toplam 9 saat suren yaklasik 18km uzunlugundaki yolu katederek aksam 6.30 sularinda yorgun ve bitik olarak vardik ana kampa. Bu bitkinligin en onemli etkeni o kadar yol yurumemizden ziyade aldigimiz irtifa idi suphesiz.



Plaza de Mulas, bir kamptan ziyade kucuk ve organize bir kasaba gorunumundeydi. Oyle ki, ben kampin girisinde bakinip yikilacagim bir cadir ararken en az bir 15dk hafif rampali bir yuruyus daha yapmak zorunda kalmis; bizim yerel kulubun neden kampin sonunda bize yer verdigini kendi kendime sorarak icimden kufretmistim. Yemekleri yedigimiz buyuk cadira varip kendimize gelmeye calisirken bir yandan da cadirlarimizin henuz kurulmamis oldugunu ve bu isin de bizi bekledigini ogrendik! Neyse, cadirlarimizi da kurup yerlestik son bir cabayla.


Plaza De Mulas ana kampi cok senlikli bir yerdi. Ust kamplarda buradaki konforu cok arayacagimiz aklimizin ucundan bile gecmiyordu tabi. Oyle ki burada Arjantin usulu kalin biftekler, envayi turlu pizzalar, tatlilar, borekler.. menumuz cok zengindi.


Bir yandan da dakikasi 3$’a uydu araciligi ile telefon, 8$’a 15dk internet servisi, 10$’a sicak dus gibi her turlu imkan sunuluyordu rekabetci bir ortamda.. Biz telefon ve internet icin 4200 kampinin yegane sanat galerisi sahibi ve Van Gogh tarzi resimler yapan; ayni zamanda reiki ile irtifazedelere sifa dagitan Miguel’i sectik ve kendisi ile ahbap olduk.


Bu ana kampta 2. gun serbest gundu. Bu serbest gunde 1-1.5km kadar uzagimizdaki dag oteline yuruyus yaptik ve saglik kontrolunden gectik. Tabi bu arada irtifa etkiliyordu bunyelerimizi. Gunde en az 5lt su icmek gerekiyordu. Icmeyince bas agrisi bas gosteriyor, kandaki oksijen orani dusuyordu. Fiziksel etkilerinin yaninda irtifanin garip bir sekilde psikolojik etkileri de oluyordu. Mesela ben buraya geldigimizin ertesi sabahi trajik bir ruyadan uyandigimda kendimi oyle kotu hissettim ki; kendi kendime “ne isim var burada, annem tamamen karsi cikmasina ragmen niye geldim ki buraya?!” dedim kendi kendime. Zaten uyku tulumunda cevredekilerin horultulari ve konusma seslerinden dolayi cok rahat uyuyamiyor, uyur uyanik sekilde ve ruyalar gorerek geciriyordum geceyi. Sanirim son gordugum acikli ruyanin da etkisiyle kendimi tutamayip hungur hungur aglamaya basladim, Miguel’in uydu baglantisi ile eve telefon ettikten sonra. Bu arada yalniz degildim; telefon icin geldigimde Miguel kendini kotu hisseden bir Kazak kadin dagciya reiki yapiyordu.

Plaza de Mulas kampinda kaldigimiz 3 gunu aklimatizasyon yuruyusleri ve kramponla buzda yurume alistirmalari yaparak, bol bol su icip WC’ye giderek ve doktor kuyruklarinda heyecanla ama saatlerce bekleyerek gecirdik. Bu turu belki yuzlerce defa yapan yerel rehberlerimiz, can sikintisindan olacak, daha ilginc seylerle ugrasiyorlar, ortasinda file gerili, etrafi taslarla cevrili, toprak zeminli bir sahada futbola benzeyen tuhaf bir oyun oynuyorlardi; 4200mt irtifada biz en ufak rampayi nefes nefese tirmanirken..
Burada 2. gun bizim gruptan Ismet ayrildi aramizdan. Cunku saglik kontrolunden gecemeyip cigerlerindeki tikanikliktan dolayi durumunun tehlike arz ettigi soylendi ve tum karsi cikmalarina ragmen apar topar gonderildi helikopterle. Ertesi gun bir ust kamp olan 4900mt Canada kampina aklimatizasyon cikisi yaptik ve indik. Bu arada Ahmet Agabey kalp carpintisi ve ust solunum yollari enfeksiyonu gecirdi ve o da geri donmeye karar verdi. Sonunda kala kala Ertugrul, Ahmet ve ben kaldik bizim grupta. Ecnebi grupta da Ispanyol Jose ile 20li yaslardaki Arjantin’li Hernan saglik kontrolunden cakti. Ama sonra bir sekilde durumu toparlayip aklimatize olmadan da ciktilar bir sonraki kampa. Ertesi gun 20kg civarindaki sirt cantalarimizla ciktik Canada kampina ve burada bir gece kaldik.


Esas dagcilik bence Plaza de Mulas’tan sonra Canada kampi ile basliyordu. Ekipmanlarimizi tasiyan katirlar, masa-sandalyeli buyuk cadirda envayi turlu yemekler, tuvalet kulubeleri yoktu artik. Buna mukabil And daglarinin 5000’lik zirvelerinin hizasindaydik ve manzara muhtesemdi. Bu arada boyle bir cografyada yamac parasutu yapan cilginlar gorduk; onlarin ve gun batiminin bol bol fotograflarini cektik. Hava bugune kadar gayet guzel, acik ve gunesliydi. Pasifik tarafindan esen ruzgarlar hep vardi ve gunes cekilir cekilmez hava soguyordu.



Ertesi gun cadirlarimizi toplayip 5400mt deki Nido de Condores, yani ‘Kartal Yuvasi’ anlamina gelen kampa dogru yola ciktik. Karli zeminde, sirtimizda agir yuk ve tabi irtifanin da etkisiyle nefes nefese kaldigimiz icin agir agir tirmaniyorduk. Onden giden sabirsiz rehberimizi dinlemeden bizim bile arkamizda kalan yabanci grubun en yasli Irlandali uyesi ve Danimarkali Jan’i bekledik ve Ertugrul’un liderliginde daha agir bir sekilde yola devam edip 5400 kampina aksamustu vardik.


Hava acik ama oldukca ruzgarliydi. Manzara nefisti ancak siddetli ruzgar cadirin disina cikip fotograf keyfi yapmamiza izin vermedi. Programa gore burada bir gece daha gecirip ertesi gun 5900 Berlin kampina cikacaktik. Ertesi sabah kahvalti ve bol sicak icecek icip nabizlarimizi kontrol ettik. Ucumuz de gayet iyi durumdaydik. Oglene dogru kaztuyu montlarimizi ve ekipmanlarimizi kusanarak kamp alaninin etrafinda manzara goren tepelere dogru yuruyus yaptik.


Cadira donup ogle yemegini yedikten sonra kimsenin cadirindan cikmadigi bir sirada saat 15.45’de bir ust kampa dogru aklimatizasyon tirmanisina ciktik. Sert ve yogun ruzgara ragmen 5730mt’ye kadar yer yer kar, buz, yer yer taslik zeminde tirmandik. Kar yagmaya baslayip ruzgar siddetini artirinca donuse gectik. Bu arada kalin eldiven ve maske takmadigim icin ellerim ve yuzum dondu. Aksamustu 17.15 civarinda cadirimiza donup sicak birseyler icerek isindik. Aksam yemeginden sonra Ertugrul babamizin biz yavrularina okudugu gezi rehberi kitabindan hikayeler esliginde uykuya daldik. ‘Uykuya daldik’ tabi sozun gelisi; gece boyunca esen sert ruzgarlarin cadiri sarsmasiyla ne kadar uyunabilirse o derece derin uyuyabildim.


Ertesi sabah cadirimiza gelen Martin’in soyledigine gore hava bugun ve sonraki gun daha da bozacagi icin yedek gunlerimizi bu kampta gecirecegimizi ogrendik. Martin aldiklari hava raporuna gore onumuzdeki birkac gunde havanin duzelmeyecegini; tersine kotulesecegini, bir ust kampa cikmadan geri donme ihtimalinin cok yuksek oldugunu soyledi. Bu haber tabi binlerce km oteden buyuk heveslerle ve zirve yapma heyecaniyla gelen bizi uzdu. Bunun uzerine kendi senaryolarimizi ve b-planimizi kurmaya basladik. Havanin duzelmeme durumunda yedek gunlerimizi burada kullanma ve ekstra ucret odeyerek Martin’e bize rehberlik yapmasi icin ikna konusunda anlastik. Ancak bu konuyu yarin sabah soylemeye karar verdik. O gun butun gun boyunca esen sert ruzgarlar bizi adeta cadirlarimiza mihladi. Anlik sutliman olan havayi gorunce umitlenip tam disari cikmaya yeltenirken hava tekrar patliyor, hevesimiz kursagimizda, tulumlarimiza gomulup caresiz bekleyisimizi surduruyorduk.
Durum cok can sikici olmaya baslamisti. Ne olursa olsun bol su icip birseyler yememiz gerekiyordu ama tuvalet icin cadirdan cikmak bir azap halini almisti. Birkac dakikaligina cadirdan cikmak bile el ve yuzumuzu dondurmak icin yetiyordu.

Firtinali ve sarsintilar ile gecen gecenin sabah 7’sinde Martin cadirimiza gelip havanin iyice kotuye gidecegi, gruptaki diger adamlarin ve rehberlerin Mulas ana kampina geri donme karari aldiklarini soyledi. 1-2 saat icinde kampi toplayacaktik. Biz her ne kadar hava kotu olsa ve kotuye gitse de yedek gunlerimizi kullanip ayri hareket edip bir sekilde zirve sansimizi zorlamak istedigimizi soyledik. Ama havanin daha kotuye gidecegini ve kulubun bize cadir ve yiyecek birakamayacagini ogrenince biz de gruba tabi olduk.


Hava Martin’i dogrularcasina iyice kotulesti, basinc 502bari gosteriyor, ruzgar cadiri yikarcasina sarsiyordu. Ertugrul cadirin disina cikmanin bile mumkun olmadigi bu sartlar altinda cadirlari toplama ve donme kararini inandirici bulmadigini soyledi. Dolayisiyla toplanmayip kararsiz bir sekilde bekliyorduk cadirda. Neden sonra diger insanlarin toplandigini gorunce cok kisa surede biz de cantalarimizi toplayip malzemelerimizi kusandik ve inanilmaz bir firtina altinda inise gectik.


Oyle bir hava vardi ki ayakta durmakta gucluk cekiyorduk. Bu arada kaz tuyu mont, eldiven, maske, cift corap, plastik bot, krampon ne varsa giymistim ustume. Ne var ki kiraladigim kayak maskesi nefesimle bugulaniyor ve o sogukta donuyor, onumu goremez oluyordum. Maskeyi acinca da birkac saniye icinde yuzum donuyor, geri takiyordum maskeyi. Careyi Ertugrul’un koluna girmekte buldum. Firtina oyle siddetliydi ki, yerdeki kar, toprak ne varsa yuzumuze carpiyor, ruzgarin siddetiyle defalarca yere dusuyorduk.


Ertugrul’un kolunda ‘Uskudar’a gider iken’ vaziyetinde, el yordami ve kor halde bir sure duse kalka indim. Neyse ki asagilara indikce ruzgar yukaridaki siddetini ve soguklugunu kaybetti; ben de maskemi cikarip kendi basima devam edebildim. Ve cok sukur, tum grup tam ve saglam olarak 4200 ana kampina inebildik. Kaz tuyu montum ve giysilerim sirilsiklam olmustu.


Bu arada bir de ne gorelim; Miguel’in ayni zamanda sanat galerisi olan buyuk cadiri ve canak antenleri de dahil kampin ucte ikisi bu firtinada yerle bir olmustu. Uydu, internet, bilgisayar, herseyi bosverip resimlerini kurtarmaya calisan Miguel’e Ertugrul ve Ahmet yardim etti. Miguel bize bunun son 10 yilin en siddetli firtinasi oldugunu soyledi. Bu arada Ertugrul havanin illaki yarin, obur gun duzelecegine inaniyor, hala ‘nasil olur, son bir deneme ile kendi basimiza zirveye nasil cikariz’in hesabini yapiyordu. Tam kiralayabilecegimiz bir cadir bulmusken yerel rehberimiz Martin havanin bundan sonraki 4 gun de iyi olmayacagini soyledi ve nihayet bu sevdadan vazgectik. Dag bizi kabul etmemisti, bilakis fena halde sopa yemistik ve hala tek bir umut dahi vermiyordu.


Geldigimiz gibi geri donup Puente del Inca’ya vardik. Bu arada gelirken gunluk guneslik olan 3300’lerde bile hava karli, ruzgarli ve kapaliydi; yukarilari dusunmek bile istemiyordum. 15 gundur ilk defa sicak dus ve yumusak bir yatak yuzu gorduk. Sonrasi malum; dag olmayinca bari sehir gorelim diye deli gibi bir kosturmaca basladi. Basta Martin olmak uzere yerel acenta Aymara’nin bizi yuzustu birakmasi uzerine Puente del Inca’dan Santiago’ya gitmek yerine Mendoza’ya geri donmek zorunda kaldik ve burada kendi basimiza minibus kiralayip program yaptik.





Karayoluyla Sili’ye gecip Santiago, Vina del Mar, Val Paraiso sehirlerini gezdik. Oradan Santiago’ya geri donup Buenos Aires’e uctuk. Ve Buenos Aires’de 1.5 gun kalip burayi biraz gezdik. Bizimle donup geri kalan gunlerini Mendoza’daki Aconcagua otelde dinlenmeye cekilerek geciren yabanci grubun aksine son 3-4 gunumuzu 2 ulke ve 5 sehir gezerek gecirmis olduk; 4 ayri otelde konakladik.





Buenos Aires’e geldigimiz gunun ertesi gunu Patagonya’dan donen Tafa ve Ismet’le bulustuk. Birbirimizin hikayelerini dinleyip birlikte bir sehir turu yaptik. Ve bir fasil da hep birlikte Buenos Aires’de kosusturduk. Ustune bir de 24 saatlik bir ucak yolculugu ve transferler dizini.. Bu arada Istanbul’da eve erken donen Ahmet agabey karsiladi bizi havaalaninda. Onunla da kucaklasip hasret giderdik ve birbirimizin hikayelerini dinledik.


Bu seyahat benim icin bircok ilki bir araya getirdi. Cok enteresan bir sekilde basta bir arada olan grup kaderin cilvesi ile dorde bolundu ve ‘Aconcagua Ekspedisyonu’ herkesin dogaclama yasadigi bir maceraya donustu. Ben kendi adima hayatimda ilk defa bu kadar uzun ve uzak bir yolculuga 16 erkegin arasinda tek basima cikmis oldum. Ve 2 haftalik zorlu bir dag macerasini 3 gunde bir kitayi enine katettigim bir seyahat ile birlestirmis oldum. Ayrica “Aconcagua’ya cikan ilk Turk kadini” olamadim ama “cikip da zirve yapamayan ilk Turk Kadini” oldum :) Bizim gruptaki tum arkadaslar nedense seneye Aconcagua’ya tekrar gitmeye pek hevesliler. Bense birsey demiyorum. Dedim ya, uzun vadede plan yapmamayi ogrendim ben :)

Fotograflar: Isil Oren, Ertugrul Melikoglu, Ahmet Kocak

Wednesday, February 15, 2006

Kilimanjaro Gunlugum - Ocak 2006


Cok degil bir yil once biri bana Afrika’ya gidecegimi, dahasi yedinin biri, efsanevi Kilimanjaro Dagi’na tirmanacagimi soylese hayatta ciddiye almazdim. Bu, olsa olsa bir hayal olabilirdi benim icin. Ama “İnsan, hayalleri oldugu surece yasar.” sozunu bosuna soylemis olamazlar degil mi? Hayalini gercek kilmak icin insanin cesareti, parasi ve zamaninin disinda ona destek veren dostlarinin ve daha da onemlisi isi bilen, guven veren bir organizatorun de olmasi gerekiyormus. Sanirim benim sansim da bu oldu. Ertugrul Melikoglu’nun organizasyon ve programin yolunda gitmesi icin harcadigi yogun caba ile emeginin sonunda hayatimda belki de bir defaya mahsus olacak benzersiz bir deneyim yasadim. Explorer grubu ile 10 gun gibi kisa bir zaman dilimine 6000'lik bir dag tirmanisi, safariler ve yerel kultur ile farkli damak tadlarini iceren bir program sigdirdik.

Ilk 2 Gun - Kenya, Nairobi'ye Varis ve Tanzanya, Arusha'ya Transfer
Gezinin ilk ayagi Kenya’nin baskenti Nairobi’ye Amsterdam uzerinden yaklasik 12 saatlik bir ucak yolculugu ile vardik. Yola ciktigimiz gunun aksami vardigimiz Nairobi’de ikinci gun rehberimizin bize hazirladigi program dogrultusunda sirayla zurefa ve timsah parklarina gittik. Swahili dilinde Boma adi verilen, canlandirma koyleri ziyaret edip yerli kabilelerin sosyal yapilari ve gunluk yasamlari hakkinda bilgi edindik, kendisi de Lou kabilesine mensup yerli rehberimizden. Ayni yerde bu kulubelerden esinlenerek yapilan kapali salonda bizim icin hazirlanan yerel dans gosterisini izledik. Ve o gun ogleden sonra gezinin esas ayagini olusturan Tanzanya’ya dogru yola ciktik.

Yolda zebra ve ceylanlarla kirmizi-mor kiyafetleri icinde hayvanlarini otlatan Masaileri gormeye alisik olmadigimizdan sik sik fotograf molalari verdigimiz 5,5 saatlik minibus yolculugunun ardindan Kenya – Tanzanya sinirini asarak aksam 20.30 sularinda Arusha’ya vardik. Otele girisimizde bizi bizden birkac gun once buraya gelip hem organizasyonu yapan hem de Mt.Meru (4560mt)’ya tirmanan rehberimiz Ertugrul Melikoglu karsiladi. O aksam, duvarlarinda Masai’leri betimleyen yagliboya tablolarin asili oldugu, bir Avrupali’nin islettigi Jambo Kafe’de yemek yedik. Bu arada yerel rehberlerimizle tanistik ve programi konustuk.

3. Gun - Kilimanjaro'ya Hareket ve Machame Kampi (2950mt)
Ertesi gunun sabahi otelden ayrilarak Kilimanjaro’ya dogru yola ciktik. Arusha’dan Kilimanjaro Milli Parki’na kadar cok renkli doga ve insan manzaralariyla karsilastik. Bu arada Dogu Beyazit’ta Agri Dagi her kose basindan nasil karsimiza cikiyorsa Arusha’da da Mt.Meru oyle selamladi bizi. Buna mukabil Kilimanjaro Dagi’ni goremedik bir turlu. Zira dag o kadar genis bir kutleye sahip ve yari belinden uzeri o kadar yogun bulutlarla kapliydi ki butununu algilayamadik bile. Arusha’dan aldigimiz Kilimanjaro Dagi’na ait harita bize bu dagin ciddi bir sekilde projelendirilip sekiz rota olusturuldugunu ve bu rotalarin belirgin patikalarla kamp alanlarina baglandigini gosteriyordu.

Milli park giris kapilari, kamp alanlari, tuvalet ve kayit kulubeleri ile bunlarin bulunduklari rakim ve konum itibari ile projenin konunun uzmanlari tarafindan hazirlanip hayata gecirildigi belli oluyordu. Ve her yil, ozellikle de ocak ayinda binlerce meraklinin akin ettigi Kilimanjaro, oldukca populer bir dag olmakla birlikte belli ki Tanzanya’nin da en onemli hazinesi idi. Biz, 5896mt’deki Uhuru zirvesi ile son bulan sekiz rotanin en renkli, uzun ama teknik olmayan Machame rotasini izleyecektik. Meru Dagi’nin dibinde alabildigine uzanan muz bahcelerini gecip rampalari tirmanarak Kilimanjaro Milli Parki’nin Machame Kapisi’na vardik. Burada kumanyalarimizi yedikten sonra son hazirliklarimizi yapip ogle saatlerinde yola ciktik. 1800mt rakimdan baslayan yolumuz agac kutukleriyle duzenlenen bir patika seklindeydi ve “jungle” denen, bircok turde hayvanlari barindiran sik ve iri agaclarin olusturdugu ormanlik alan icinden geciyordu.

Oyle ki, iri cusseli, uzerindeki yosun ve likenlerle adeta insani sarip sarmalayacakmis gibi duran tarantulavari agaclar ve egreltiler bizi, bir daga cikmaktan ote Alice’in harika masal diyarlarinda ya da Spielberg’in film platolarinda hissettiriyordu. 18km uzunlugundaki bu yolu katettikten sonra ilk duragimiz 2950mt rakimdaki Machame Kampi idi. Yukselen irtifa ile agaclarin turleri degismis, boylari kisalmisti. Artik basimizi kaldirdigimizda gokyuzunu gorebiliyorduk. İkindi vakti bu ilk kampa vardigimizda buranin medeniyetten uzak bir doga parcasi olmadigini fark ettik. Agaclarin arasina gizlenmis cadirlar, bu cadirlarda kalan farkli milliyetten insanlar ve onlara hizmet vermek icin kosusturan yerliler bu dagin oldukca fazla meraklisi oldugunu gosteriyordu. Kayit defterini imzaladiktan sonra tasiyicilarimizin bizim icin kurdugu cadirlara yerlestik ve ortak cadirda aksam yemegimizi yedik. Bu arada ilk defa Kilimanjaro’nun tepesini bu kampta goruyorduk. Uzerindeki genis platosu ve meshur karlari -ki bunlar aslinda buzul idi– ile nihayet karsimiza cikmis, ay isiginda bize nefis bir gorsel solen sunmustu.

4. Gun - Shira Kampi (3840mt)
4. gunun sabahi kampimizi toplayip Shira kampina dogru yola koyuluyoruz. Bu arada arkamizdan kampi toplayan tasiyicilarimiz yetersiz donanim ve agir yuklerine ragmen bizi geciyorlar. Bunda irtifaya alisma adina agir ilerlememizin de etkisi var elbette. Guzel dag manzaralari ve ciceklerin tadini cikararak adeta bir doga yuruyusu ile 3840mt rakimdaki Shira kampina ogle saatlerinde variyoruz. İlginctir; bir onceki kampta agaclarin kamufle ettigi onlarca cadir bu sefer agaclarin ortadan kalkmasiyla aciga cikmis, genis bir duzluge yayilmisti. Dunyanin dort bir yanindan Kilimanjaro’ya tirmanma sevdasiyla gelen ve onlara hizmet veren en az yuz insan vardi burada. Yine bizden once gelen tasiyicilarimizin kurdugu cadirlara yerlesip sicak ogle yemegimizi yedikten sonra irtifaya alismak icin hemen dinlenmeye cekilmeyip Shira 2 kampina dogru yuruyuse cikiyoruz. 1-2 saatlik bu yuruyusun ardindan kampimiza donup ikindi gunesinde hem Meru Dagi’nin hem de Kilimanjaro’nun nefis manzarasini seyre daliyoruz. Gun batiminin ters isiginda koyudan acik tonlara uzanan dag merhaleleri gercekten de gorulmeye deger. Aksam yemeginde dagda gecirecegimiz kalan iki gunun programini konusuyoruz.

5. Gun - Aklimatizasyon Tirmanisi (4600mt)ve Barranco Kampi (3950mt)
5. gunun sabahi bu kampi da geride birakip aklimatize olmak icin 4600mt rakimdaki Lava Tower adindaki lav kayasi mevkiine cikip oradan 3950mt rakimdaki Barranco kampina iniyoruz. İkindi vakti ilginc goruntuler olusturan Senecio agaclarinin arasindan kampa vardigimiz saatlerde her tarafi bir sis bulutu kaplamis, onceleri ciseleyen yagmur cadirlarimiza girene kadar bir anda saganaga donusmustu. Shira’ya gore daha dar bir alanda kuruldugu icin kamp alani gozumuze daha kalabalik gorunuyordu. Bu arada yuksek irtifanin ilk belirtileri grup icinde bas donmesi, bas agrisi, yorgunluk ve istahsizlik olarak ortaya cikmisti bile. Aksam yemeginin ardindan cok gecmeden cadirlarimiza cekildik. Dusundum de, cok garip bir deneyimdi bizimkisi. Masai kabileleri gibi ilkel ve gocebe bir hayat yasiyorduk adeta. İki gece ustuste ayni yerde kalmamistik simdiye kadar. Yuruyor, tirmaniyor, yemek yiyor, su iciyor, sonra yine yuruyor, yuruyor, yine yemek yiyip yatiyorduk. Kendini surekli tekrar eden bir dongunun icindeydik. Bu arada zirveye agir agir yaklasiyorduk. Sabah bulutlar acilinca kayalik ve buzullari iyiden iyiye belli oluyordu ama yine de zirveden bir hayli uzaktik.

6. Gun - Barafu Kampi (4600mt)
6. gun Barranco kampini da terk edip Swahili dilinde buz anlamina gelen Barafu kampina dogru yola ciktik. Bu rota oldukca dik ve kayalik inis - cikislar iceriyordu; nihayet bir daga tirmandigimizi farkettirdi bize. Cikislarin sonunda vardigimiz platolarda Meru Dagi’nin ve Kilimanjaro’nun ayaklarinin dibindeki Moshi sehrinin muthis manzaralari karsiladi bizi. Dagda bir gun daha kalacak olsak bu geceyi gecirecegimiz bulutlarin hizasindaki Karanga kampinda ogle yemegi molamizi verip yola devam ettik. 4000mt rakimdan itibaren hava oldukca serinlemis, bitki ortusu calilar disinda neredeyse tamamen ortadan kalkmisti. Yukselirken, irtifadan etkilenmemek icin oldukca agir ilerliyorduk. 4600mt rakimda kartal yuvasi konumundaki Barafu kampina vardigimizda ogle saatleriydi.

Simdiye kadar Machame rotasini takip ederek hedefimiz olan Kibo volkan agzinin guneybatisindan guneyine dogru hareket etmistik. Bu tarafa varinca Kibo’nun dogusundaki Mawenzi volkanini da fark ettik. Bulutlarin arasindan arada bir kendini gosteren bu kayalik kutle de oldukca heybetli, 5000mt’lik bir dag idi. Kurulmus cadirlarimiza cantalarimizi atip disari ciktigimizda yuksek irtifanin iyiden iyiye kendini hissettirdigini fark ettik. 2-3 adimda bir durup dinlenme ihtiyaci duyuyorduk. Oldukca yorgunduk ama dinlenmemiz, geceyarisi cikacagimiz zirve yolculugundan once birkac saat de olsa uyumamiz gerekiyordu. Aksam alti gibi cadirlarimiza cekilip uyumaya calissak da gerek heyecandan gerekse cadira vuran dolu saganaginin gurultusunden dolayi bu pek mumkun olmadi.
Ve Zirve - Uhuru Peak (5895mt)
Gece onbirde kaldirildigimizda hava oldukca soguk ve hafif ruzgarliydi. Sicak birseyler icip zirve icin yola ciktigimizda saatler tam geceyarisini gosteriyordu. Zifiri karanlikta alin lambalarimizin yardimiyla adim adim yukseliyorduk kayalik zeminde. Onumuzde ilerleyen bir isik dizini daha vardi. Bunlar, bizden once zirve icin yola cikan diger gruplardi. Tirmanisin bu bolumune dair hafizamda pek birsey kalmamis. Hatirladigim, sadece karanlikta zigzaglar cizerek yukseldigimizdi. Ta ki basimin arkasinda muthis bir agri ve vucudumda genel bir yorgunlukla, aldigim nefesleri cigerlerime yetiremedigimi hissedene kadar. Sanirim 5000mt irtifada idik.

Normalde hicbir problem yasamadigimdan ve agir ilerlemesi gereken grubu hizlandirmamak icin tirmanis ve yuruyuslerde hep grubun arkasindan gidiyordum. Bu andan itibaren grupla arami actigimi fark ettim. Sik nefes almama ve agir agir adim atmama ragmen, basimdaki muthis agridan ve oksijen azligindan dolayi sik sik durup dinlenme ve daha cok nefes alma ihtiyaci duyuyordum. Ancak bir-iki yudum su ictigimde tekrar adim atacak gucu kendimde bulabiliyordum. İsin kotusu bir noktadan sonra camelback’imdeki suyun tamamen dondugunu fark ettim. Kisa molalarda sicak cay icip kendime gelsem de yola devam ettigimde durumum duzelmiyordu. Dagda sivi almanin, ozellikle de sicak birseyler icmenin hayati onem tasidigini hic bu kadar iyi bir sekilde tecrube etmemistim! Bu arada rehberimiz Ertugrul arayi actigimi farketti ve beni one aldi. Basimdaki agri adim attikca daha da siddetleniyordu; o andan itibaren geri donmeyi dusunmeye baslamistim. Sizlanmalarima Ertugrul pek aldirmiyor, yavas yavas, cok kucuk kucuk de olsa adim atmam gerektigini soyluyordu. Bir yandan da her soluklanmak icin durdugumda sogugu daha fazla hissediyor ve gruptaki diger insanlarin da usumesine sebep oluyordum. Hic degilse bu vicdan azabi yuzunden canimi disime takarak yola devam ettim.


Ne kadar sonra bilmiyorum; onumuzde kayaya oturan biri ve onunla ilgilenen baska birisini gorduk.Yaklasinca, oturanin beyaz bir kadin dagci, onunla ilgilenenin de yerli bir rehber oldugunu fark ettik. Kiz kendinde degildi, titriyor ve konusamiyordu. Ertugrul hemen duruma el koyup ona yardim etti. Kizin Fransiz oldugunu ve iyi hissetmedigi icin ekibinin onu orada yerel rehbere birakip yoluna devam ettigini anladik ve tabi halimize sukrettik. Ertugrul’un cabalari bosa cikmadi, onunla ilgilenmesi ve verdigi sicak icecek kizi kendine getirdi; o da bize katildi. Ertugrul ona yaptigi sicak icecekten bana da verdi. Birtakim mineraller iceren bu mucizevi sicak sivi nasil olduysa beni de kendime getirdi. Bir anda yolun geri kalan kismini tamamlamak icin ihtiyacim olan gucu kendimde buldum.
Bu arada hava agarmaya baslamisti ve giderek dik bir hal alan parkuru tirmanirken karsi yonden de zirve yapip inise gecen yabanci dagcilarla karsilasiyorduk. Bu bize biraz da moral oluyordu; demek ki zirveye bayagi yaklasmistik. Neden sonra tirmanma fasli bitip de duzluge ciktigimizda artik bu isin bittigini dusunmustuk. Ama yanilmisiz.

Bittigini sandigim o plato boyunca en az yarim saat daha yol yuruduk. Bu arada hava iyice aydinlanmis, ama yogun sisten pek birsey gorunmuyordu. Cok soguk olmasa da sanirim oksijen azligindan dolayi cok usuyordum. Gezi boyunca yanimdan eksik etmedigim simdi de koyun cebimde tasidigim fotograf makinasini cikarmaya yeltenmedim bile. Nihayet zirve oldugunu gosteren uzerinde birseyler yazili tahtalar gorundugunde sevgili Ertugrul hemen pozisyon alip toren alayi seklinde tek sirayla gelen bizleri tek tek kucaklayip kutladi. Kuskusuz bu herkes icin cok farkli anlamlar ifade eden, oldukca duygusal bir andi. Ancak belirtmeden gecemeyecegim; ben boyle kalabalik bir zirve gormedim. Zirve tahta kaziklari adeta islek bir nikah salonu gibi arka arkaya parkuru tamamlayan gruplarin fotograf seremonilerine sahne oluyordu. Bizim onumuzde zirveyi yapan Koreli grubun ardindan ve Ruslarin onunden toplu halde yerimizi alip Turk bayragi acarak gurur tablosu olusturduk. Boylece dokuz kisi olarak basladigimiz tirmanis yolunu fire vermeden, aksine bir kisi fazla ile bitirdik. Neden sonra saatime bakmayi akil ettim; 07.45’ti. Demek o kadar agir hareket etmemize ragmen haritada sekiz saat olarak ongorulen sureden daha kisa surede katetmistik 1296mt’lik irtifayi. Fazla oyalanmadan donuse gectigimizde sagdaki inanilmaz buz kutlelerini yeni fark etmistim. Uhuru zirvesinden donerken gordugum basamak basamak yukselen muazzam buzullar ve solumuzda dagin etekleri boyunca alabildigine uzanan platolar bize adeta baska bir gezegende oldugumuz hissini veriyordu. Manzara ne kadar cekici olsa da cift eldivenlerime ragmen usuyen ellerimi cikarip fotograf makinama davranamadim ve bu essiz goruntuleri hafizama islemekle yetindim. O an yogun sisten dolayi zirvedeki lav cukurunu goremedigimizi fark etmedim bile.

7. Gun ve Sonrasi - Donus Yolu, Mweka Kampi ve Maceranin Sonu
Bundan sonrasi malum. Geldigimiz yoldan seri bir sekilde inmeye basladik. İnce carsak zemin kisa surede cok cabuk alcalmamizi saglasa da dizlerimizi epeyce yordu. Kendimizi tirmanisa gectigimiz 4600 kampinin yakinlarindaki vadiye attigimizda oracikta yikilmisiz. Orada ne kadar uyudugumu hatirlamiyorum ama bu, uykudan cok bir bayilma ani gibiydi. Tirmanis boyunca uzerimdeki giysiler az bile gelmis, hicbirini cikarmamistim. Bu arada yukselen gunesle yandigimi fark ettim. Son bir gucle ayaga kalkip kampa dogru ilerledim grubu izleyerek. Kampa vardigimiz zamanki durumumuzu ifade eden en uygun tanim “yorgun savascilar” olurdu sanirim.

Yorgun, uykusuz ve toz toprak icindeydik. Ogle saatleriydi. Yemek kimsenin aklina bile gelmiyordu. Bizim icin dun daha sona ermemisken bugunu yasiyorduk; ve tabi bugun yapilmasi gerekenler de dogal olarak daha bitmemisti.. Daha bu kamptan ayrilip inise gecmemiz ve 3100mt rakimli Mweka kampina varmamiz gerekiyordu. 1-2 saat dinlendikten sonra guc de gelse toplanip inise gectik. Uzun zamandir kendimi bu kadar zorladigimi hatirlamiyorum. Son bir gun icinde ust uste uc defa “bu kadari da fazla, devam edemeyecegim, bir adim daha atamam.” deyip tukendigimi hissettigim halde nasil olup da devam edebildigime kendim de sasirdim.
Anlattiklarim tecrubeli dagcilara abarti gibi gelebilir. Zira Kilimanjaro, tirmanmasi cok zor, teknik bir dag degil. Ama 6 gunde tamamladigimiz bu ekspedisyon herkesin teslim etmesi gereken ciddi bir mukavemet testiydi. Ve bence guzel olan da bu sinavi hepimizin verebilmis olmasi.

O geceyi gecirdigimiz orman icindeki Mweka kampini, ertesi gun 1800mt’deki Mweka kapisina yogun saganak altinda sirilsiklam olarak inisimizi ve minibuse binerek sehre donusumuzu anlatip hikayeyi uzatmayacagim. Sonrasinda yaptigimiz safarilerin detaylarina da girmeyecegim. Ozellikle Manyara Dogal Parki’ndaki kocaman filin bizim hayret dolu bakislarimiz karsisinda sakince bir agacin dallarini nasil hortumuyla indirip citir citir yedigini, ve aniden ustu acik jipin icinde saganaga yakalanip sirilsiklam olusumuzu, tam bu sirada karsidan bize dogru gelen baska bir filin ters ters bakarak dibimizden gecerken hissettigimiz heyecani, ya da bir timsahin cenesini kapatirken cikardigi urkutucu sesi duyacak kadar ona yakin olmanin nasil bir his oldugunu, veya Carnivore’de yedigimiz timsah etinin ne denli lezzetli birsey oldugunu..

Her anini dolu dolu yasadigimiz bu macerada cogu ilk defa karsilastigimiz grup elemanlariyla bir anda cok anlamli bir kader birligi icine giriverdik. Birlikte bol bol yuruduk, gulduk, tirmandik, yorulduk, usuduk, endiselendik, sasirdik, cabaladik, gururlandik; ve cok eglendik. Afrika’ya “Kara Kita” denmesinin sadece ucak penceresinden bakildiginda gece gorusunu, belki de kara derili insanlarini ve onlarin yoksullugunu ifade ettigini, aslinda tam tersine dogasinin ve insanlari dahil tum canlilarinin alabildigine renkli oldugunu gorduk.
Yuzumuzu yakan gunes ile sogugu ve durmaksizin yagan saganagi, sayisiz tur ve canli barindiran devasa agacli ormanlari ile corak topragi, ilkel kosullarda yasayan yoksul ama dilinden sarkilar dusmeyen ve dans eden renkli yerel insanlari, minibusle giderken yolumuzu kesen zebra ve filleri ile burasi tam bir tezatlar ve surprizler diyari idi; ve duzenli birer hayati olan bizleri cok heyecanlandirdi.

Tum bu guzellikleri bize yasatan ve 5896mt’lik zirveyi yaptiran Ertugrul Melikoglu’na, kamp yukumuzu tasiyip onden cadirlarimizi kuran ve bize 4600mt’de dahi sicak yemeklerimizi hazirlayan yerel ekibimize ve bu guzellikleri paylastigim tum grup arkadaslarima yurekten tesekkur ediyorum. En kisa zamanda yeni bir organizasyonla tekrar daglarda bulusmak dilegiyle sevgiler, selamlar..